ıhlamura avdetten sonra geçirdiğim ilk kışa ait en kuvvetli hatıralarımdan biri de iki üç gece misafir gelen ebem servet hanım'ın anlattığı bir hikâyedir.
hafızamda o kadar derin hatlarla menkuş kaldı ki yazı hayatımın başlangıcında yevmi bir akşam gazetesine hikâyeler yazarken bunu da bir hikâye şeklinde yazmıştım ve bu hakikaten, bir çocuk hafızasından artık silin- meyecek kadar ürkünç bir şeydi ve çocuklara söylenecek bir şey değildi.
o halde diyeceksiniz senin yanında niçin anlattılar?
ancak hikâyeyi söyleyen de dinleyenler de beni derin bir uykuya dalmış sanıyorlardı.
zira âdet edinmiştim: akşam yemeği yendikten bir çeyrek falan geçer geçmez gözlerimi kapayıp uyuklama taklitlerine başlar, bir müddet sonra da alelekser büyükannemin dizi dibinde kendimden güya tamamen ge- çiverirdim. lakin hizmetçiler beni kucakla- rına alıp yatak odasına götürmek isteyecek olurlarsa gözlerimi derhal açıp artık bir türlü uyumazdım. bu sebeple, benim kendimden geçtiğime hükmedince, büyükannem yavaşçacık dizinden kaldırarak kanepenin üzerinde evvelden hazırlanmış bir yere yatırtırdı ve odadakiler, kendilerinin gidip yatacakları zamana kadar, benim mışıl mışıl uyuduğuma emin olarak sohbete koyulurlardı.
bilahare kanepe üzerinde hakikaten de uyurdum. temin olunuz nasıl ve ne zaman alınıp yukarı kattaki odaya götürüldüğümü ve yatağa yatırıldığımı hiç bilmezdim. ama ne olursa olsun, uyuyakalıncaya kadar yine türlü havadis işitir, pek çok yerini adamakıllı anlayamadığım türlü şey öğrenir, garaip ve esrar dolu hikâyeler dinleyip beklerdim.
işte dünyaya geldiğim andan bahsederken görmüş gibi tombulluğunu, yuvar yu- varlığını ve süse düşkünlüğünü anlattığım ihtiyar ebemin hikâyesini de sahte bir uyku ile böyle hareketsiz, lakin korkudan gizli ihtilaçlar geçirerek dinledim.
kışın en azgın günleri içinde idik, dışarıda herhalde kar yağıyordu ve büyük bir rüzgâr eski ve ahşap evi sarsıyor, adeta bağıra bağıra camları yumrukluyor, edebiyat yapmaya kalksam derdim ki bu hikâye ile sanki ev de heyecanlanıyor, heyecandan galiba o da ürperiyordu. hikâyeyi bütün varlığımı o kadar vererek dinlemişim ki, aradan uzun seneler geçtiği halde ebemin tatlı ve biraz kısık sesiyle anlattıklarını hemen harfiyen, hemen hiçbir cümlesini değiştirmeden bu sayfalara yazıyorum.
tam otuz üç sene oluyor. daha üç yıllık ebeydim. aynıyla bu geceki gibi pek sert, pek soğuk bir kış gecesiydi. henüz yatağıma gir- miştim, daha içim geçmemişti bile. evin kapısında bir arabanın büyük bir gürültü ile gelip durduğunu ve kapının hızlı hızlı çaldığını du- yarak derhal kalktım. o tarihte unkapanı taraflarında oturuyorduk. anneciğim de daha sağdı. ben hırkamı yarı giymiş yarı giymemiş bir halde sofaya çıkınca aşağıdan sesi geldi.
"servet, servet! hemen hazırlan kızım!" buyurdu.
zaten bir yere çağırıldığımı ve hatta at- ların çıkardığı seslerden gelen arabanın bir konak arabası olduğunu anlamıştım. "nereye, niçin?" diye sormak tabii hatırıma gelmedi. davet karşısında lakırdı etmeye, sual sormaya da zaten vakit olmaz ki! kaşla göz arasında hazırlandım. daha yaşmak ve ferace zamanı. dün gibi hatırımdadır: yavruağzı bir ferace yaptırmıştım, onu giydim, yaşmağımı yaptım, takımlarım zaten hazır. hemen indim. taşlıkta, gayet temiz giyinmiş bir harem ağası ayak- ta bekliyordu. beni görür görmez telaş içinde "aman ebe hanım, derhal gidelim!" dedi ve koluma girip çantamı da elimden alırken, anneme "allahaısmarladık" dememe bile imkân bırakmadan beni dışarıya çıkardı ve kupa arabasının içine bindirerek kendi de arabacının yanına çıkıp oturdu.
seslerden tahmin etmiş olduğum gibi, bu mükellef bir konak arabasıydı. derhal de yola düzüldü. nereye gideceğini ne ben sordum ne de arap söyledi. dörtnala gidiyoruz, pencereler buğulanmış, dışarısı belli olmuyor, hiçbir ışık görünmüyordu. zaten buğulanmasa da görünmezdi ya. o zamanlar, ezan vaktini bir saat geçince sokaklar zifiri karanlık oluyordu. bu minval üzere ne kadar zaman gittik bilmem. soğuktan da uykum açılmıştı. birdenbire araba durdu. haremağası arabanın yanındaki yerinden inerek kupanın kapısını açtı. bir saniye geldik sandım. fakat haremağası başı- nı arabanın içine sokarak "ebe hanım, gözlerini bağlayacağım" dedi.
şaşkın ve korku ile "aaa!" diye bağırdım. fakat arap gayet sakin bir sesle ilave etti.
"gürültüye lüzum yok, kadınım. zaten ne kadar bağırırsanız bir faydası olamaz. kır ortasındayız. fakat müsterih olun kılınıza za- rar gelmeyeceği gibi istediğinizden fazla da mükâfat ve ihsan göreceksiniz!"
simsiyah bir gece idi. dışarıya baktım: hakikaten kırlar ortasında indik. acaba kâğıthane taraflarında mıyız, diye düşündüm. kar yağıyor, göz gözü görmüyor ve hiç- bir taraftan ses gelmiyordu. karşıdaki arap zebella gibi bir şey, ben çelimsiz, ufak tefek bir kadın: mani olmamın imkânı yoktu. zenci
sımsıkı gözlerimi bağladıktan sonra "şak!" diye kapıyı kapayarak yerine çıktı ve kamçı şakladı, yine yola koyulduk. bir hayli müddet sonra araba tekrar durdu, kapı tekrar açıldı. elimden tutup "buyurun" diyerek indirdiler ve koltuklarıma girerek yürüttüler. fısıltıya benzeyen sesler duyuyordum. herhalde gelmiş olacaktık.
koltuklarımdan hep tutulduğum halde, belki bir bahçe geçtik. sonra kardan ıslanmaz, soğuktan üşümez oldum. galiba ılık taşlardan, sıcak sofalardan geçirildim. yumuşak ha- lılara basarak merdivenlerden çıktım. sonra birden gözlerimi açtılar. o zaman duyduğum hayreti hâlâ tarif edemem. senelerden beri bu kadar yerlere girip çıktım. birkaç şehzade sultan dairesinin ebesiyim. hâlâ gözlerim açılınca gördüğüm bu odadaki ihtişamı bir yerlerde göremedim diyebilirim. size dille tarif edemem ki!
hani masallarda hint padişahının, peri padişahının zümrütlerle, yakutlarla süslü da- irelerini anlatırlar ya! işte o dairelere yakışa- cak cesim bir oda. ve büyük incilerle işlenmiş mükellef bir yatakta sarışın ve pek genç bir kadın yatıyor, başucunda da tıpkı kendisine benzer, kız gibi sarı saçlı ve mavi gözlü bir güzel bey ayakta duruyordu. kadının ağrıları başlamıştı bile. hakikaten vaktinde gelmiştik.
epeyi zahmetten sonra, sabaha karşı altıntopu gibi bir erkek çocuğu dünyaya geldi. genç beyle zevcesi yavruyu uzun uzun öptüler fakat bir dakika geçince bey bebeği orta yaşlı bir kalfaya uzatıp emretti.
"hemen bugün iç harem bahçesinin bir kö- şesine gömsünler."
put gibi donup kalmıştım. sonra gayet sa- kin bir eda ile zavallı yavruyu alıp çıkmaya ha- zırlanan kalfanın ellerinden küçücük mahluku ne yaptığımı ve ne yapacağımı kestiremeden, adeta gayr-i şuurî bir hareketle kapmak iste- dim. o narin, ince ve sarışın bey demir gibi
bir elle kolumdan çekti ve birden sertleşen bir sesle "ebe hanım, dikkat et, vazifen olmayan şeylere karışma!" dedi.
sonra, cebinden kırmızı, atlas bir kese çı karıp uzatarak ilave etti.
"buyurunuz. geldiğiniz gibi götürecekler. fakat annenizden bu gördüklerinize dair bir tek laf duyulacak olursa, akıbetiniz pek vahim olur. bunu da böylece biliniz!"
korkudan ve dehşetten bayılacak bir hale gelmiştim, bir cariye koluma girdi ve lohusa odasından beni adeta sürükleyerek çıkardı. yaşmağımı yapıp feracemi giydikten sonra, gözlerimi tekrar bağladılar ve koltuklarıma girerek yeniden sofaların geçirip, merdivenler- den indirip arabaya bindirdiler.
eve hasta geldim ve tam bir hafta hasta yattım. hâlâ, o gece hatırıma geldikçe tüyle- rim ürperir. o bir kız gibi güzel simayı ve kibar beyin masum yavruyu, yüzde doksan ihtimalle kendi öz yavrusunu cariyeye uzatarak tatlı ve kibar sesiyle "boğsunlar ve gömsünler!" diye sakin sakin emir verişini duyar gibi olurum.
ebem susmuştu. rüzgâr hep pencereleri yumrukluyor ve bir şeyler sormaya, anlıyo- rum ki, kimse cesaret edemiyordu. sobaya odun atmayı da unutmuş olacaklar ki, ateşin söndüğünü ve odanın soğuduğunu birdenbi- re fark ederek "zaten de geç, artık yatmalı!" dediler ve beni de büyük ihtimamlarla yuka- rı götürdüler. lakin hikâyeyi nakil etmeden önce de dediğim veçhile, benim gözlerimi o gece sabahlara kadar uyku tutmadı ve hâlâ muhayyilem, tamamen gizli kalmış ve hiçbir şeyi aks etmemiş olan bu facianın sırlarını ve şenaatlerini keşfe çalışır durur.